HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ.

TÜKETİCİ PAZAR ARAŞTIRMA DANIŞMA TEST VE EĞİTİM MERKEZİ.

 

TÜKETİCİ BİLİNCİNİN MİLLİ EKONOMİYE KATKILARI 

MİLLİ PRODÜKTİVİTE MERKEZİ

Ferda HEKİMCİ.

GİRİŞ

Günümüzde küreselleşerek gelişen pazarda yüz binlerce mal ve hizmet tüketicinin onu seçmesini beklemektedir. Yine gelişen iletişim sistemleri  ise pazarı küçültmüş ve neredeyse tüm dünya tek bir pazar haline gelmiştir

Ancak serbest piyasa koşullarında devletin direkt anlamda pazara müdahil olamadığı düşünüldüğünde; Tüketici Haklarının yaşama geçirilebilmesi için  tüketicilerin bilinçlenmesi büyük önem kazanmaktadır. Ayrıca Tüketici Haklarının en iyi şekilde uygulanması, bir yandan ekonomik demokrasimizi güçlendireceği gibi, aynı zamanda Milli Ekonomimizin dünya pazarlarında söz sahibi olabilecek şekilde gelişip kaliteli ve rekabet edebilir fiyatlarla üretim yapabilmesine de büyük katkı sağlayacaktır.

Zira, tüketiciler bilinçlendirilebildikleri oranda tüketimlerinde gerçek gereksinimlerini önde tutacak, elindeki olanakları en akılcı bir şekilde kullanarak ekonominin gereksindiği kaynağı yaratmaya ve benzerleri arasından yerli olanı seçmeye özen gösterebilecek, haksız rekabete set çekecek ve ekonomik büyümede, ülkenin iç kaynaklarına dayanması olanağına katkı sağlayabileceklerdir. 

1. EKONOMİ, TÜKETİM VE TÜKETİCİ

Ekonomi; insanın gereksinimlerini gidermek için giriştiği etkinlikleri inceleyen, insanların maddi gönencinin neden ve koşullarını araştıran bir bilim olup, kısaca “tüketim” nedenini karşılamaya yönelik “üretim” sonucuna ulaşmayı amaçlayan neden-sonuç ilişkilerini ele alır.

Çağımızda en küçük ekonomik birim olarak ekonomik eyleme giren  tüketicinin mal ve hizmet talebindeki tutum ve davranışları, beklenti ve gereksinimleri, talebi, pazarı yaratan, ekonomik eylemin nitelik ve niceliğini belirleyen, onun odağını oluşturup yönünü çizen en önemli unsurdur. Bu anlamda günümüzün küreselleşen ekonomisinde “tüketiciyi” ihmal eden üretim, “talebi ve pazarı da ihmal etmiş” demektir ki; böylesi bir üretimin sonucu da kalitesizlik ve verimsizlik olacaktır. 
 

2.TÜKETİCİNİN KORUNMASI VE TÜKETİCİ HAKLARI

Sanayi devriminden sonra seri üretime geçilmesi, üretimin giderek çeşitlenip,  pazarın uluslararası bir nitelik kazanmasının kartelleşme, tröstleşmeye yol açması tüketicileri zor durumda bıraktı. 1850 yılında ABD’de tüketici kooperatifleri kurulması, ilk tüketici boykotlarının etkisi, 1890 yılında “ticarette rekabeti önleyici anlaşma ve birleşmeleri önleyici ilk önemli yasa olan” Sherman Antitröst Yasası’nın  çıkarılmasıyla hızlanan tüketici hareketi, önce Avrupa’ya; oradan da “Tüketici Hakları” ve “Tüketicinin Korunması” olguları olarak dünyaya yayıldı.

1985 yılında Birleşmiş milletler Genel Kurulu’nda oy birliği ile “Temel Gereksinimlerin Karşılanması/ Sağlık ve Güvenlik Hakkı/ Bilgi Edinme/ Örgütlenme, Sesini Duyurma ve Temsil Edilme/ Eğitilme/ Seçme/ Tazmin Edilme/ Ekonomik Çıkarların Korunması/ Sağlıklı Bir Çevrede Yaşama” Evrensel Tüketici Hakları kabul edildi. 

2.1. Tüketicinin Korunması-Tüketici Bilinci ve Hukuk

1982 Anayasası’nın 172. maddesinde, ‘Devlet tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirleri alır; tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik eder’ denilmektedir. Bu maddedeki ‘aydınlatıcı tedbirler’ ile ‘kendilerini koruyucu girişimler’ yorumu   ‘bilinçlenme’ ve ‘örgütlenme’ olarak ortaya konulabilir. Nitekim maddenin gerekçesinde ‘Tüketicilerin korunması bir serbest piyasa ekonomisi tedbiridir… Tüketicinin korunması, her şeyden önce, tüketicilerde tüketici bilincinin oluşması ile mümkündür…’ denilmektedir.

O zaman, serbest piyasa koşullarında tüketicinin korunması için Anayasamıza göre de tüketici bilinçlenmelidir. Bilinçli toplulukların yaratılabilmesi örgütlülüğü gerekli kılmakta olup, devlet bu koşulların gerçekleşmesi için gereken önlemleri alacaktır.

Nitekim Yeni Tüketici Yasası,   gerek Yasa’nın Genel Gerekçesinde, gerekse Amaç Maddesinde Anayasamızın öngördüğü bu ilkeyi da genişleterek açık bir şekilde ortaya koymuş bulunmaktadır.

Türkiye’de de tüketici ve tüketici hakları 59 yasanın yanısıra, ayrıca Tüketicinin Korunması Hakkındaki Özel Yasa ve Anayasamız ile koruma altına alınmış bulunmaktadır.

Öyleyse, günümüzde tüketici çıkarlarına, Tüketici Haklarına aykırı üretim- ürünlere karşı tüketicinin yasal, yönetsel olarak korunması söz konusudur. Tüketici Haklarına aykırı üretim sonuç olarak Milli Ekonomimiz açısından verimsiz bir çabadan öteye geçemeyecektir.  

2.2. Bilinçli Tüketici

Bilinçli Tüketici; örgütlü olan, bir mal ya da hizmeti satınalırken,  ondan azami derecede yarar sağlamayı amaçlayan, gerçek gereksinimlerini gözönünde tutan, planlı ve belgeli alışveriş yapan, alışverişin nesnesi değil öznesi olduğunun bilincinde olan, kalitesi, standardı yüksek, sağlıklı, güvenli, çevreci ürünü seçme olgunluğunu taşıyan, tüm bunlarla birlikte bütçesine en uygun ürünü seçip tasarrufa önem veren ve aynı zamanda kaliteyi denetleyen, benzerleri arasında yerli ürünleri seçen, dolayısıyla, giderek ekonomiyi verimliliğe yöneltecek olan yadsınmaz bir sosyo-ekonomik unsurdur (HEKİMCİ, 2002).

Bilinçli Tüketicilik, güçlü bir tüketici örgütlenmesini gerektirir. Nitekim, 2003 yılında gerçekleşen 3. Kalite Sempozyumu Sonuç Bildirgesinde de belirtildiği gibi; ‘Ülkemizde tüketicilerin örgütlenmesi, mevcut tüketici örgütlerinin güçlendirilmesi ve etkinleştirilmesi de hedeflenmesi gereken önemli bir projedir. Sonuçta dünya ölçeğindeki üreticiler yani mal dolaşımı tüketicilerden de onay almak zorundadır.  O nedenle örgütlü tüketicilere sahip bir ülke kendi çıkarlarını daha rasyonel  değerlendirme olanağına sahip olabilecektir’ .  

3.TÜKETİCİ, TÜKETİCİ BİLİNCİ, VERİMLİLİK VE KALİTE

Verimlilik; bir üretim sürecinde kullanılan kaynaklar ile elde elden çıktılar arasındaki ilişkinin ölçülmesidir. Verimlilik üretime sokulan (emek, sermaye, hammadde gibi) kaynaklar-girdiler  ile elde edilen ürün-çıktı arasındaki orandır. En basit haliyle verimliliği; Verimlilik=Çıktı/Girdi şeklinde formüle edebiliriz.

Eldeki kaynaklarla daha çok üretebilir ya da daha az kaynakla, daha çok üretebilirsek verimliliği artırmış oluruz.

Kalite ise çağımızda artık tüketici/müşteri mutluluğuyla birlikte düşünülmektedir. Kaliteyi tüketici mutluluğuyla açıklayan çok çeşitli tanımlar arasından, Avrupa Kalite Organizasyonu (EQO)’nun, “Kalite, bir mal ya da hizmetin tüketici/müşteri isteklerine uygunluk derecesidir” şeklindeki tanımı, bu konudaki en önemli göstergelerden biri olarak kabul edilmelidir.

Artık zaman, “ürün odaklı “ düşünceden,”tüketici odaklı” düşünceye yönelme, “tüketici mutluluğu”nu öngörme zamanıdır. Günümüzün Yeni Kalite anlayışına dayalı üretim yapılanmasına göre önemli olan; müşteriye sorunu yansıtmadan her aşamada çözmeyi temel almak ve sıfır hatalı mal ya da hizmet üretmektir.

Bu yeni  anlayışının, önde gelen fikir babalarından olan Deming’in Zincir Reaksiyonu adı verilen  görüşüne göre; “Kalite, verimliliği artırır. Artan verimlilik fiyatları düşürür, böylece maliyet düşer, fiyatlar ucuzlar. Ürün fiyatları ucuzlayınca pazar payı artar, pazar payının artması, yeni yatırım olanaklarının artmasına yol açar. Artan yatırımlar da yeni istihdam olanakları sağlar”.

Diğer bir deyişle kalitesiz üretim pazarsız bir ürün demek olup, mevcut kaynaklarla daha çok üretmek yerine, ek kaynak tüketimine neden olarak verimliliği düşürmektedir (MPM, 2002).

Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün; “İyi tüketici, uluslararası kalitede mal üretimini ve verimliliği teşvik eder, rekabeti hızlandırır, kamunun genel menfaatini artırır” diyerek bir işadamı gözüyle  bilinçli tüketicinin verimli ve kaliteli üretimle olan ilişkisini vurgulamıştır (STANDART, 2001).

Yine Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, 15 Mart 2002   Dünya Tüketici Hakları Günü  nedeniyle yayınladığı   mesajında; “Tüketicilerin gerçek gereksinimleri doğrultusunda yapılacak üretim; zaman ve kaynaklar yönünden tasarruf sağlayacaktır. Tüketicilerin ekonomik politikaların oluşturulması sürecine katılımının sağlanması, ekonominin ve demokrasinin gelişmesi sürecini de hızlandırmıştır… Tüketicilerin   gereksinimlerine doğrudan yanıt verebilecek ürün ve standart arayışı , kalite artışı  ve verimliliği birlikte getirmiştir”  diyerek, tüketici haklarına saygının ve tüketicinin korunmasının, ekonomi, verimlilik, kalite ve demokrasi açısından önemini açıkça ortaya koymuştur. 

3.1.Milli Ekonomi, Tüketici , Kalite   - Ayıplı Mal

4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Yasa’nın 4. Maddesinde; “…standardında tespit edilen nitelik ve / veya niceliğine aykırı olan ya da tahsis veya kullanım amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan beklediği faydaları ortadan kaldıran mal ve hizmetler” “ayıplı” olarak kabul edilmekte olup, bu  “kalitesizliğin hukuka yansıyan tanımını” olarak değerlendirilebilir. 

Türk tüketicisinin içinde bulunduğu “geçim sıkıntısı”, bir tüketici hakkı olan “temel gereksinimlerin karşılanması hakkı” bağlamında “seçme hakkı”nın kısıtlamaktadır. Buna karşın Türk tüketicisi ürün seçiminde öncelikle  “ucuzluğu” öngörmekle birlikte “kalite”den de ödün vermemektedir. 

Çizelge 1: Tüketicilerin Mal Satın Almada Etkilendikleri Faktörler 

Kaynak: Türkiye’de Tüketici Profili, Doç.Dr. Hamil Nazik.  

Sanayi ve Ticaret bakanlığınca yurt genelinde 8600 tüketici ile gerçekleştirilen yukarıdaki  anket sonucundan da anlaşılacağı gibi Türk tüketicisi üzerinde mal satın almada etken faktörler arasında %81.7 ile fiyat, %67.8 ile marka, %55.7 ile  kalite (TSE, ISO Kalite Güvence Sertifikası varlığı), görünüm ve satıcı davranışı gelmektedir. Türkiye’de TSE ve   özellikle de ISO Kalite Güvence belgelemesi uygulamalarının henüz fazla bir geçmişi olmadığı göz önüne alındığında, tüketici açısından “markanın”   bir anlamda da “bildik, denendik iyi malı” çağrıştırdığı  düşünülürse, marka tercihinin de  kalite tercihi olarak düşünülebileceği ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu durumda, tek taraflı olarak Gümrük Birliği’ne girmemizden bu yana, AB kaynaklı üretim karşısında ürünlerimiz yeterince rekabet edememekte;  bir yandan Türk tüketicisinin talebi, daha   kaliteli ve güvenilir bulduğu  AB ürünlerinden yana olurken, öte yandan da ürünlerimiz AB pazarında yeterince talep yaratamamaktadır. Nitekim; Gümrük Birliği’ne girdiğimiz 1996 yılından 2005 yılı sonuna kadar, AB ile ticaretimizde 55.972 milyar dolar dış ticaret açığı vermiş bulunmaktadır (TUİK, 2006).

Dolayısıyla, AB pazarı başta olmak üzere küresel pazarda rekabet edebilecek bir üretim için, tüketicinin güvenini kazanan, ‘onun beklenti ve gereksinimlerini öngören-karşılayan’ kaliteli mal ve hizmeti üretebilmek, milli ekonomimiz açısından büyük önem taşımaktadır.

3.2. Verimlilik, Kalkınma ve Tüketici Bilinci

Yapılan çok sayıdaki sosyal bilim çalışmasında batı ülkelerin  ‘Verimlilik Artışlarıyla’ geliştikleri ortaya koyulmuştur.

Batıda, emek, sermaye,hammadde gibi girdilerin artırılması yolu ile elde edilen büyüme payı %30-40 civarında iken; teknoloji, yenilik, yaparak öğrenme-eğitim, yönetimde etkinlik gibi çeşitli verimlilik dinamiklerin büyümedeki payı ise %60-70 olarak hesaplanmıştır (MPM, 2004).

Türkiye’nin verimlik düzeyi ise OECD ülkeleri  arasında en sonlardadır. Bu ise üretime soktuğumuz kaynakları eksik ve kötü kullandığımızı  göstermektedir.

8. beş yıllık Planda da belirtildiğine göre, 2023 yılında Türkiye’nin ilk on ekonomisi arasına girebilmesi için büyümenin %30’unun toplam verimlilikten kaynaklanması gerekmektedir. 

Öte yandan, Tüketici Bilinci ile verimlilik arasındaki ilişki, ülkelerin kalkınmalarında önem arz etmektedir.

“Eldeki kaynaklarla akılcı bir şekilde üretmek” şeklinde özetlenebilecek Verimlik ve “Kaynaklarını akılcı bir şekilde kullanarak tüketmek” şeklinde özetlenebilecek Bilinçli Tüketiciliğin birbirleri arasındaki ilişkiyi dikkate alarak; dünyanın en güçlü ilk üç ekonomisi olan ABD, Japonya ve Almanya’ya örneklerine bakıldığında, bu ülkelerin ‘Verimlilik Artışlarıyla’ kalkındıkları ortaya çıkmaktadır. Yine bu ülkelerde ekonomik eyleme yön veren dünyanın en bilinçli tüketicilerinin olduğu görülecektir.

‘Bilinçli Tüketicilik’ argümanı özellikle de Japon ve Kore Verimlilik Merkezlerinin geçmişlerinde önemle ele alınmış; hatta 1960’lı yıllarda Japonya’da   ilk tüketici örgütlerinin kurulması Japon Verimlilik Merkezi’nin önderliğinde gerçekleştirilmiştir. İtalya’da başbakan yardımcısına bağlı Prodüktivite ve Tüketici (koruma) Bakanlığı’nın olması bu konuda en belirgin örneği oluşturmaktadır.

Modern anlamda Tüketici Hareketini 1850’li yıllarda ilk başlatan ABD, Verimlilik Merkezi’nin önderliğinde, 1960’lı yıllarda ilk tüketici derneklerini kurduran Japonya ve Avrupa’nın devletçe de desteklenen en güçlü tüketici örgütlerinin bulunduğu Almanya örnekleri göstermiştir ki; ulusal ekonomiye olumlu katkıları olabilecek bir üretim politikasının oluşumu ve bu çerçevede de Verimlilik Hareketi’nin başarısı, bir yanıyla da tüm toplum katmanlarını oluşturan tüketicilerin bilinç oranı ile yakından ilgilidir. 

4.YURTTAŞ MUTLULUĞU VE İSRAF

Yurttaş mutluluğunun temel noktası, vergisini verip oy kullanarak kamu mal ve hizmetlerinin sunumuna hak kazanmış olan ve/veya ülke yurttaşı olmakla doğuştan kazanılan haklardır. Kalitesiz ve verimsiz kamu hizmetleri ve adil olmayan rekabet düzenin yol açtığı sorunlar, tüketici mutsuzluğunun olduğu kadar, yurttaş mutsuzluğunun da nedeni olmaktadır.

İktisaden mutsuz tüketicilerin varlığı ve çokluğu, ülke genelinde evrensel düzeyde temel insan hak ve özgürlüklerinin ihlallerini de beraberinde getirir. Zira “yaşam” hakkı temel bir insan hakkı olup, “temel gereksinimlerin karşılanması” hakkı olarak da ayrıca evrensel bir tüketici hakkıdır. Günümüzde devletin yurttaşlarına yönelik iş ve eylemi-hizmetindeki   “ayıp”, kalitesizlik ve bu hizmetlerin verimsizliğini bu anlamda değerlendirmek gerekir.

Oysa demokrasilerde bu hakların sağlanması devletin yurttaşlarına karşı görevidir. Demokrasi, örgütlü ve bilinçli bireylerin oluşturduğu bir toplumsal rejim olarak, sosyo-ekonomik açıdan tüm etkinliklerin bilinçli tüketici ve  kamuoyu ile  uyum içerisinde karşılanmasını gerekli kılar. Yurttaş Mutluluğu ise ancak kaliteli ve verimli bir kamu hizmetiyle olasıdır (HEKİMCİ, 2003).

TMMOB tarafından 2003 yılında Bursa’da düzenlenen 3. Kalite Sempozyumu Sonuç Bildirisi’nde konunun önemine değinilerek; ‘Sempozyumda dile getirilen gerçekler ışığında yeni projelerin, yeni yapılanmaların mevcut kurum ve kuruluşları ortak çaba içerisine sokarak; müşteri yararını aşarak 2000’lerden öteye yurttaş yararına genel hedeflere dönüşmesini diliyoruz’ denilmiştir.

Öte yandan Türkiye’nin önde gelen 40 sivil toplum örgütünün bir araya gelmesiyle kurulan  ‘2004 Türkiye İsrafı Önleme ve Verimlilik Yılı Platformu’nun yayınladığı deklerasyonda   İsraf; ‘gereksiz, amaçsız ve yararsız yere, mal, emek, zaman ve kaynak harcamasıdır. Aynı zamanda İsraf; bilinçsiz bir harcama, haksız ve yersiz bir yok ediştir’ şeklinde tanımlanmıştır. Deklerasyonda hiç bir kaynağın sınırsız olmadığına dikkat çekilerek şu saptamalar komu oyuna deklere edilmiştir:

Platformun yaptığı tespitlere göre bilinçsiz tüketicilerin israfı yanında asıl israf kaynağı olarak kamu gösterilmekte ve şöyle denmektedir: ‘Çeşitli alanlarda kamu açıklarına yol açan kötü yönetim ve yolsuzluk, israfa yol açan en önemli alanlardır. Bunun sonucu olarak, 2003 yılında yaklaşık 52,6 katrilyon lira iç borç faiz ödemesi yapılmıştır. Diğer taraftan, sosyal güvenlik kuruluşlarının kötü yönetimden kaynaklanan açıkları, 2003 yılında 15,5 katrilyon liradan daha fazla olarak gerçekleşmiştir. Bankacılık ve ihalelerdeki kayıp ve kaçaklar da yaklaşık 66 milyar dolardır’.

TOBB tarafından yapılan bir araştırma ile 1990-2000 döneminde Türkiye’de savurganlığın bilançosu 195.2 milyar dolar olarak ortaya konmuştur (TOBB 2001). Demek ki Türkiye, bu kaynakları yitirmeden  verimli bir şekilde üretime sokulabilseydi; şu anda hiç dış borcu olmayan, belki de AB’ye üye olması için kapısı aşındırılan bir ülke olabilecekti.

Bu noktada kamu hizmetlerine verimsizlik ve kalitesizlik olarak yansıyan ve Yurttaş Mutsuzluğuna yol açan israf musluğunu kapatmada bilinçli tüketicilik büyük önem arz etmektedir. Nitekim; “Hangi hizmetin, ne şekilde sunulduğunu sorgulayan ve daha iyi hizmet sunumunu talep eden tüketicilerden gelen baskılar, kamuyu verimli olmaya ve kaliteli hizmet vermeye zorlayan faktörlerin başında gelmektedir”  (OECD, 1994).  

5. KAYIT DIŞI EKONOMİ VE TÜKETİCİ BİLİNCİ

Ülkemizde  vergi  oranlarının ve dolaylı vergilerin   yüksek  olmasının  en  büyük   nedeni,  kayıtdışı  ekonominin  kontrol  altına  alınamamasıdır.  

Kayıt dışı ekonomi, kamunun denetimi dışındaki ekonomik faaliyetler olarak da tanımlanabilir. Batı ülkelerinde, kayıt dışı ekonomi denildiğinde daha çok uyuşturucu ve silah kaçakçılığı gibi yasadışı etkinlikler öne çıkmakta; gelişmekte olan ülkelerde ise -bunlar da dahil olmak üzere- kayıt dışı ekonomi daha çok eşya ve hizmet akımlarının belgelendirilememesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.  

Günümüzde dünyadaki kayıt dışı sektörün büyüklüğü 3 trilyon dolar olarak tahmin edilmektedir. Gelişmiş ülkelerde ise kayıt dışı ekonomi, GSMH’nin %10-15’i civarındadır.  Türkiye' %66’lık oranla kayıtdışı ekonomide en kötü ülkeler olan Nijerya, Mısır ve Tunus'un (yüzde 68-76) hemen ardından gelmektedir (The Economist, DİE., 2001).

Çizelge 2. Türkiye’de  Dolaylı  ve   Dolaysız  vergilerin  Yıllara Göre  Dağılımı   

Kaynak:   Maliye  Bakanlığı. 

Dolaysız  ve  dolaylı   vergilerin  AB  Ülkelerindeki   payları  ile   ülkemizdeki   paylarını  karşılaştıracak  olursak;     AB ülkelerinde  dolaylı  vergilerin  toplam   vergi  gelirleri  içindeki  payı  ortalama  %35.   Bizde  ise,  %73 e  ulaşmış  durumda! (Özfidan, 2005).

Kayıtdışı ekonominin kayıt altına alınamaması, kayıtlı ekonominin vergi yükü limitlerini aşırı zorlanması karşısında vergi politikalarında dolaylı vergilere yüklenilmesine neden olmakta, bu da hem üretim hem de son tüketim aşamasında maliyet ve fiyat artışları ile ülke pazarının daralmasına neden olarak, milli ekonomimize ket vuran önemli bir dezavantajı oluşturmaktadır.

Oysa Kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınmasında tüketici bilinci önemli bir işlev görebilir.  

Zira Bilinçli Tüketici vergi kayıp ve kaçaklarının Yurttaş Mutluğunu sağlama yolunda en büyük engel olduğunu değerlendireceği gibi, aynı zamanda da ayıplı bir mal veya hizmetle karşılaştığında hakkını arayabilmek için fiş veya fatura ibraz etmesi gerektiğinin de bilincindedir.

Geçmişte;  Maliye Bakanlığı’nın tüketicilere yönelik olarak  düzenlediği ‘Bir Alışveriş, Bir Fiş’ ve ‘Alınan Her fatura ve Fiş Size Okul, Yol, Su ve Elektrik Olarak Dönecektir’   başlıklı kampanyalar bu konudaki en güzel örneklerdir. 

6. YERLİ MALI (ULUSAL ÜRETİM)

2001 yılında; ‘Toplumda ortak "tüketici" paydasında işçi ve memur sendikaları konfederasyonları, meslek örgütleri, esnaf ve sanayici kuruluşları, tüketici dernekleri ile demokratik kitle örgütleri, Ulusal Tüketiciler Platformu (UTP) adıyla bir sivil toplum birlikteliği’ oluşturmuşlardı.

Yerli malı konusunda son yıllardaki en geniş ve önemli oluşum olan UTP’nin kuruluş amacı; ‘Ülkemizin yaşadığı ekonomik sorunlar ile bu sorunların olumsuz yönde etkilediği tüketici hakları ve yerli üretimin sorunlarına ulusal çözüm bulabilmek, verimli ve kaliteli yerli üretimi teşvik edebilmek, tüketicilerin satın alma gücünü artırabilmek, tüketici ve kalite bilincini geliştirebilmek’ şeklinde belirtiyordu.

UTP, 1 Eylül 2001 tarihinde başlattığı “Yerli Malı Kullan, Yerli Malı Kullandır” Kampanyasında, ‘Küreselleşmeci zengin ülkeler kendi yerli mallarını kullanma ve ulusal çıkarları konusunda bizim ülkemizden çok daha  katı ve bilinçli davranmaktadır’ diyerek ‘Zengin Batı Ülkeleri Yerli Malı Kullanımı Konusunda Ne Düşünüyor, Ne Yapıyor?’ sorusunun yanıtını şöyle veriyordu:

‘Sanayileşmiş zengin batı ve kuzey ülkeleri kendi pazarını korumak, kendi malını ihraç edebilmek, kendi işsizine iş bulabilmek, kendi malının kalitesini artırabilmek, üretimde ve tüketimde verimliliği artırabilmek, tüketicinin alım gücünü artırabilmek, tüketici bilincini geliştirebilmek ve yerli malı kullanımının önemini topluma anlatabilmek, diğer ülkelere karşı güçlü bir konuma gelebilmek için; işçisiyle, tüketicisiyle, sanayicisiyle, üniversitesiyle, meslek kuruluşlarıyla, diğer demokratik kitle örgütleriyle ve ilgili kamu kuruluşlarıyla bir arya gelip uzlaşma sağlamaya çalışmaktadır.

Yani kavgalarını içeride birbirlerine vermekten daha çok dışarıya karşı veriyorlar. Gerekli yasal, idari, teknik, sosyal ve ekonomik önlemleri alıyorlar. Kendi pazarlarını, kendi üretimlerini, kendi ekonomilerini ve kendi ülke yararlarını koruyabilmek için dış ülkelere ve ithal mallara karşı bir çok önlem alıyorlar, birçok engel çıkartıyorlar.

Örneğin, Amerika’da 1933 yılında “Amerikan Malı Satın Al” diye bir Kanun çıkartılmış olup halen yürürlüktedir. Bu amaçla da “Buy American Act” yani “Amerikan Malı Al” diye bir de vakıf kurmuşlardır.

Bu vakıf Amerikalılara şunu söylemektedir:

“Unutmayın ki, her Amerikan malı satın aldığınızda okul, yol, köprü, polis ve yangın istasyonları, sosyal hak ve güvenlikler, Amerikalılar için iş imkanları da satın almış olursunuz. Tüm Amerikalılar bilmelidir ki, duyarsızlık sonucunda ulusal sağlığımız bozulur ve modern ekonominin sonu başlar.”

Tek  yol,    üretimlerimizde   yüksek   kaliteyi   aramak   ve   her  ürettiğimiz   malın  üzerine

“Made in USA” etiketini yapıştırmaktır’.

UTP’nin bu görüşlerine şunları da ekleyebiliriz, Amerikan Malı Al Yasası”na göre, kamu alanında eyaletler öncelikle kendi üreticilerinden, sonra diğer eyaletlerden mal almak zorundadırlar. Hatta bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, olası bir kamu malı alımında, ”Malın alınacağı şirketin sermaye yapısında söz konusu olabilecek olan yabancı sermaye oranı” bile incelenmek zorundadır.

ABD’de “Ulusal Demir Çeliğin Korunması Yasası ”yayınlanalı ise daha 9 yıl bile olmamıştır.

Bu anlayışın İngiliz uzantısı ise ‘English Proudly’ dir. İngilizler bu ad altında her yıl kampanyalar düzenleyerek yerli malı kullanımını özendirirler.

Bu konuda Japonya’dan Avustralya’ya kadar çeşitli resmi ve sivil örnekler sıralanabilir.

Konuya, devlet başkanları düzeyindeki son AB Bahar Zirvesinden iki örnekle devam edelim.

AB Zirvesi, Lizbon stratejisi ile ‘2010 yılına kadar ekonomik olarak bir dünya gücü olma’ hedefini ortaya koyan AB açısından önemliydi. Zirvede Avrupalı patronların patronu, Avrupa İşverenler Birliği başkanı Ernest-Antonie Seilliere’nin liderlere İngilizce hitap etmesi üzerine Fransa Cumhurbaşkanı Chirac önce Seilliere’nin sözünü kesti ve ‘neden İngilizce konuştuğunu’ sordu. Seilliere; ‘hem oturumun çalışma dilinin hem de günümüz Avrupa’sında iş dünyasında geçerli dilin  İngilizce olduğunu’ söyleyince  Chirac dış işleri ve maliye bakanları ile birlikte salonu terk etti ve Avrupa Merkez Bankası’nın Fransız başkanı Fransızca konuşmaya başlamasına kadar da  salona geri dönmedi!?...

Ve Zirve belgeleri içerisinde yer alan, Komisyon başkanı Barraso’nun ‘Pazarlarımızı birbirimize kapatırken dünyaya nasıl açılacağız?’ sorusu toplantıya damgasını vurdu (TINÇ, 2006).

Yerli malı kullanmak, gerçekte vatana sahip olmak ve olmamakla ilgili bir olaydır. Bu bağlamda Yerli Malı ile ilgili son örneği de Avustralya’dan verelim. Avustralya’da bir deterjan reklamında kullanılan şu sözler bu gerçeği çok güzel anlatmaktadır. Sözler şöyle: “Avustralyalılar! Şimdiye kadar hep yabancıların mallarını kullandınız. Artık Avustralya malı kullanın ve vatanımızı onlardan geri alalım”. Bu bir reklam ama, bir gerçeği ifade ediyor. Bir düşünelim, bakalım. Vatanında -doğru dürüst- bir şey üretmeyen, başkalarının ürettiğini tüketmeye mahkum bir millet, o vatanın nesine sahiptir? (YILDIRIM, 2001). 

6.1. Yerli Malı ve Tüketici Bilinci

Gelinen noktada gerek Türkiye’deki yabancı sermaye yatırımları, bu yatırımlarla sağlanan istihdam ve katma değer, gerekse ülke kalkınmasında kullanılabilecek yerli sermaye yetersizliği göz önüne alındığında, güncel bir yerli malı tanımı için yine UTP’nin görüşlerine yer vermek uygun olacaktır.  UTP’nin bileşenleri uzun müzakerelerden sonra Yerli Malı kavramına şöyle bir güncel bir tanım getirdi.

Buna göre Yerli Malı; ‘Ülkemizde tüketici haklarına, sendikal haklara ve çevreye saygılı bir şekilde verimlilik ve kalite esaslarına uygun olarak üretim yapan, vergisini ödeyen, ülkemizde katma değer bırakan firmaların ürettiği mallar yerli malıdır’ şeklinde tanımlandı. 

Ulusal Ekonomi açısından konunun önemine bir de rakamsal olarak bakmakta yarar olacaktır:

Öte yandan ‘ucuz ve kalitesiz uzak doğu malları piyasayı işgal ediyor’...

Nitekim, 10 yıl önce en çok ithalat yaptığımız ülkeler arasında 18.sırada bulunan Çin, 2005 yılında 6.8 milyar dolarla 4.sıraya tırmandı.

ATO’nun Çekik Göz İstilası başlıklı raporuna göre bu tablo Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından 768 ürürünün TSE standardına uyma zorunluluğu kaldırılmasıyla 2006yılında daha da kararacak. Ahşap parkeler, kadın çorapları, oyuncaklar, elektrikli battaniyeler, seramik karolar, hela taşları, pisuvarlar, banyo küvetleri, yemek tencereleri, sifonlar, lavabolar, matkaplar, musluklar, otomobiller, jantlar, genel kullanım amaçlı güneş gözlükleri, aydınlatma armatürleri, lambalar, boyalar, bisikletler, lastik ve jantlar kontrolsüz olarak Türkiye’ye girecek ve Çin 2006 yılında Türkiye ekonomisini bitirecek (ATO, 2006).

Ekonomimiz AB uyum süreci, IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve çeşitli dış ticaret anlaşmalarıyla bağıtlı bulunmaktadır. Dolayısıyla bu konuda resmi otoriteden çok şey beklememek gerekir.

Diğer yandan küreselleşme olgusu ile tüketiciler, olağanüstü halkla ilişkiler, propaganda çalışmaları ve reklam kampanyaları ile adeta bir bombardımana tutulmakta; Tüketicinin evrensel hakkı olan Seçme Hakkı markaja alınmaktadır.

İşte tam bu noktada Milli Ekonomileri yüceltecek olan güçlü bir sivil inisiyatif ile desteklenen tüketici bilinci olacaktır.

Zira, tüketiciler, bilinç oranı arttığı oranda;

yerli malını (ulusal üretimi) seçmeye özen gösterebilecek ve ekonomik büyümede, “ülkenin iç kaynaklarına dayanması olanağına” katkı sağlayabileceklerdir.

Öte yandan, “Ekonomik büyümede ülkenin iç dinamiklerinin harekete geçirilmesi, yurtiçi tasarrufların artırılması, savurganlığın önlenmesi” verimliliğin esas unsurlarındandır.  

6.2. Yerli Malı Kullanımı ile İlgili Darboğazları Nasıl Aşacağız?

Bu noktada yerli malı kullanımı ile ilgili aşağıdaki soru ve sorunların da yanıtlanması gerekir: 

Ülkemizde bir çok ürünün üretilememesi karşısında yabancı ürünlere mahkum muyuz?

1929 yılında dönemin başbakanı İsmet İnönü; T.B.M.M.’de yaptığı konuşma ile Yerli Malı ve Tutum haftasının gerekliliğini anlatırken, bu noktaya değinerek; “Yerli Malı ve Tutum haftası demek hiç yabancı mal almayacağız demek değildir. Yabancı malları borçla değil, kendi dövizimizle almak demektir.” demişti.

Sorunun düğüm noktası  bu. Türkiye’de üretilen ürünleri de dışardan almak zorunda kalırsanız döviziniz yetmez. Yetmeyince borçla alırsınız. Borçla alınan ürünün niteliğini de, kalitesini de, fiyatını da hatta neleri alabileceğinizi de borcu veren belirler (USİAD, 2005).   

Oysa, İthal tüketim malı yerine Türkiye’de üretilen ürünü tercih eden bir  davranış değişikliğiyle birlikte üretim ve çalışan insan sayısı artacak, iç pazar genişleyecek, bu ise dış yatırımcı gözünde iç piyasanın değeri daha da yükselecektir. Ayrıca, yabancı bir ithal tüketim malı tüketmek yerine, aynı malın veya markanın Türkiye’de üretilmesinin yolunu açmak, işsizliğin giderilmesine yardımcı olacak ve  büyümenin sağlanmasına yönelik heyecanı ve tüketici bilincini de yerleştirecektir. İç pazarın kıymetlenmesi Türkiye’yi daha cazip bir yatırım piyasası haline getirecektir.

Kaldı ki Türkiye’de üretilen ürünlerin kullanılanımı yaygınlaştıkça kalitemiz ve kapasitemizin artacağını ve ürünlerimizi dünyaya satacak düzeye gelebileceğimizi unutmamamız gerekir.  

Daha kalitelisi ucuza varken neden yerliyi daha pahalı alayım? 
Doğaldır ki tüketiciye her şart altında yerli malı al denilemez. Bu noktada konunun üretici yönünün devreye girmesi ve sanayicinin de ürünün kalitesini ve fiyatını dünya ile rekabet edebilir noktaya getirmeye çalışması gerekecektir. Bu ise ancak verimlilik ve geniş bir iç pazara hitap eden büyük bir kapasite ile olasıdır.

Bilindiği gibi kalite, verimliliğin temel unsurlarından biridir ve verimli olabilmenin yolu da kaliteli girdi ile kaliteli çıktıya ulaşmaktan geçer.

Sanayi ve Ticaret Bakanı sayın Ali Coşkun 23 Mart 2006 tarihinde gerçekleştirilen Milli Prodüktivite Merkezi’nin 45. Genel Kurulu’nda belirttiği gibi; ‘Küreselleşen pazarda aslolan rekabettir ve rekabet edebilmek için de verimlilik anahtardır. Verimlilik için ise eğitimle bireylere yaşam kültürü –tüketici bilinci- kazandırılmalıdır’.  

7. TÜKETİMİ (TALEBİ) YARATABİLMEK

 Milli Ekonomiye etkin katkısı olabilecek bir Tüketici Hareketi için bilinçli tüketiciliğin yanı sıra ayrıca tüketici kesiminin   ekonomik değer yaratabilecek büyüklük ve güçteki bir pazarı oluşturması da büyük önem taşır. Bu da geniş yurttaş kesimlerinin ‘ekonomik anlamda tüketici olabilmesini’ gerektirir.

İşte böylesi bir pazarın tüketici bilinçliyle yerli mala yönelmesi Milli Ekonomiyi yüceltecek en önemli unsuru oluşturacaktır.

Ekonomi kurallarına göre, halkın kullanılabilir geliri ile tüketim ve birikim arasında  fonksiyonel bir ilişki söz konusudur. Genellikle az gelirli kimselerin, yüksek gelirlilere göre birikim eğilimi küçük, tüketim eğilimi ise büyüktür. Dolayısıyla bir ülkede gelir dağılımının az gelirliler lehine değişmesi, tüketimin  (talebin) artmasına neden olur.

Ulusal geliri tabana yayarak tüketimi (talebi) yaratabilmek, yatırımları artırıcı baş etkendir.  “Tüketim harcamaları yükselen oranda arttığı zaman, uyarılmış safi yatırıma neden olmakta; tüketim harcamaları düşen oranda arttığı zaman uyarılmış safi yatırım azalmaktadır. Uyarılmış safi yatırımlar tüketim harcamalarının mutlak büyüklüğüne göre değil, büyüme oranına bağlı olarak artar”. “Yatırım harcamalarında meydana gelen artış, çoğaltan etkisiyle geliri artırır” (ZARAKOĞLU,1971).

İşte  “Yoksulluk Çemberini” kıracak olan can alıcı nokta, bu aşamada geliri geniş halk katmanlarına dağıtmaktan ve böylece halkı tüketebilecek duruma getirmekten (talebi yaratabilmekten)  geçmektedir.  

Çizelge 1. %20'lik Hanehalkı   Dilimlerine Göre  Kullanılabilir Gelirlerin Dağılımı. 

Yüzde 20'lik dilimler Türkiye
2004
Toplam   100,0
Birinci yüzde 20   5,5
İkinci yüzde 20   10,5
Üçüncü yüzde 20   15,1
Dördüncü yüzde 20   21,3
Beşinci yüzde 20   47,5

Kaynak: TUİK 

Türkiye İstatistik Kurumu’nun %20’lik 5 hane halkı dilimi halinde yapılan hesaplamalarına göre; 2004 yılında Türkiye’nin kullanılabilir hane halkı  gelirlerinin %5.5’ini en yoksul %20’lik 1.Grup alırken, gelirin %47.5’sini en zengin  %20’lik 5. Grup almaktadır.

Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’ nun çeşitli zamanlarda yaptığı İşgücü - Maliyet Araştırmalarına göre; ücretin yarısına yakın bir kısmı, vergi, prim, vb. gibi kesintilere gitmektedir. TİSK’in bu görünümden hareketle önerisi, (işverenin payına düşen bölüm aynı kalmak koşuluyla)  çalışanların kesintilerinden indirim yapılmasıdır.

Bu somut öneri de “geniş halk kesimlerinin harcayacak geliri olması ve bu yolla efektif talebin artırılması” öngörüsünün tipik bir göstergesidir. Unutulmamalıdır ki; ücret sadece bir maliyet unsuru değil, aynı zamanda efektif talebin, yani tüketebilmenin en önemli unsurlarındandır.

Öte yandan, artan dışsatım oranları da ekonomi yöneticilerini aldatmamalıdır. Zira yetersiz iç talep yeterli olmayınca -son zamanlarda değerlenen Türk parasının etkileri de göz önüne alındığında-, dışsatımımız “her ne pahasına olursa olsun satalım” şeklini almıştır. 1994’de 100 birim mala 100 dolar kazanırken, 2002’de 241 birim mal satımı karşılığında 82.8 dolar dışsatım geliri elde ettiğimizi düşünürsek durumun önemi apaçık ortaya çıkar (URAS, 2002).

Güçlü bir ekonomi için aslolan güçlü bir iç pazarın varlığıdır...Kısaca bir ulusal ekonomi için, tüketici bilinci kadar milli gelirin adil ve dengeli dağılımı ile ekonomik anlamda tüketebilecek tüketicilerin çokluğu da büyük önem taşır.

8.TÜKETİCİ BİLİNCİNİN MİLLİ EKONOMİYE KATKISI İÇİN ÖNERİLER

Türkiye gibi gelişmekte olan ülke ekonomilerin, küreselleşme olgusundan en az zararla çıkabilmesinin en önemli dayanağını gelişmiş bir tüketici bilinci oluşturacaktır. Zira; liberal ekonomilerde tüketim ile ilgili tutum ve davranışların bizzat tüketiciden gelmesi,  tüketim eyleminin dikte edilemeyeceği gerçeği karşısında, ulusal ekonomiye olumlu katkıları olabilecek bir Tüketici Hareketi’nin başarısı ancak tüketicinin bilinçlendirilmesiyle mümkündür.

“Eldeki kaynaklarla akılcı bir şekilde üretmek” şeklinde özetlenebilecek Verimlik ve “Kaynaklarını akılcı bir şekilde kullanarak tüketmek” şeklinde özetlenebilecek Bilinçli Tüketiciliğin birbirleri arasındaki ilişkiyi dikkate alarak; her geçen gün küreselleşen pazar koşullarında  “ülkelerinin bilinçli tüketicilerince yönlendirilmiş Batı üretimleri ile tüm dünya pazarlarını tehdit eden ucuz Uzak Doğu ürünleri karşısında pazar kaybeden,  rekabet şansını yitiren” bir ekonomik anlayışı aşmada, önce kendi yurttaşlarımıza, dolayısıyla dünya pazarlarına; sağlıklı, güvenli ve çevreye saygılı mal ve hizmet üretimi için güçlü bir Tüketici Bilincinin tesisi, Milli Ekonomimiz açısından olmazsa olmaz derecede önem arz eden en önemli itici ve koruyucu gücü oluşturacaktır.

Diğer yandan konjonktürel olarak Türk lirasının değer kazanmış olması nedeniyle ithal malları da ucuzlamış; bu ise iç üretimin dışarıya karşı rekabet gücümüzün zayıflamasına neden olmuştur. Bu durumda her şeyden önce, Türk üreticisinin verimli bir üretim ile kaliteyi yükseltip fiyatları aşağıya çekerek rekabet gücünü  artırması; Türk tüketicisinin ise tüketimden gelen gücü ile milli üretimi desteklemesi gerekmektedir.

Tam da bu noktada Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası koşullarda, bir iğneyi bile üretmediğimiz günleri nasıl bir bilinç ve ruhla aştıysak, şimdi de aynı ruh hali ve bilinçle bir araya gelip, küresel koşulları tüketici haklarına saygılı, kaliteli ve verimli bir üretim ile Türkiye için bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz.

İşte ulusal tüketici politikalarına yön veren bu Konsey; tüketicisi, üreticisiyle biraraya gelerek oluşturulacak olan sivil ağırlıklı bir inisiyatifin ilk adımlarını oluşturmalıdır. Bundan böyle Tüketici Konseyleri; Verimlilikle kaliteli, ucuz ve tüketici haklarını öngören, ‘Türk Malı’ imajını da bunların güvencesi haline getiren organizasyonların platformu olarak da değerlendirilmelidir.  

Milli Ekonomiye en üst düzeyde katkısı olacak bir Tüketici Bilincini yaratmak için ise ayrıca; 

 

13.04.2006

Ferda HEKİMCİ

MİLLİ PRODÜKTİVİTE MERKEZİ

Teknik Danışmanı 
 
 
 

Kaynakça

Yazının  Adresi:  www.tupadem.hacettepe.edu.tr/word/T_KET_C__B_L_NC_N_N_M_LL__EKONOM_YE_KATKILARI.doc